Defter

Boş sayfalarına baktıkça kendime kızabileceğim bir defterim olmalı. Sanki birgün, birileri kapağı kaldırıp okuyabilir diye, dikkatle yazacağım bir defter. Paylaşmak zorunda bırakan, yazarken tekrar okutan ve yazmak zorunda bırakan bir defter. Kendi kendine yazıyormuş gibi yalın, ama aynı zamanda yüksek sesle düşünür gibi dikkatli yazılmalı. Umursamadan, ama hesaplayarak... Sarhoşken yazılan, ama ayılınca yayınlanan...
Umarım.

16 Aralık 2010 Perşembe

In Termini station, take the Marsala exit. Walk in via Marsala to your left till Via Salferino. Turn right walk 100 mt. Reach the piazza Independenza, 3rd street is Via castel Fidardo. turn left and walk 2 blocks and a half. At number 50, first floor.

Keşke hayat yurtdışı gezilerinde adres bulmak kadar kolay ve heyecan verici olsa. Kim...se derinleştirmesin, bu salt huzurdur bana göre...

30 Mayıs 2010 Pazar

2 israilde,7de iskenderunda.. bakalım hangisi daha çok konuşulacak, hangisi daha değerli olacak??

buraya hiç böyle şeyler yazmak istemiyorum aslında ama dayanamıyorum. Uyuyamıyorum, yazmam lazım.
Şimdi bi kurum var insani yardım topluyorlar, bi gemi var ortada, içinde 18 aylık bebek falan... Sonra işte insanlar insancıklar var böyle bu kuruma para falan gönderiyorlar, bi tanesi hatta çıkıp diyor ki bu gemiler Filistin e ulaşsada ulaşmasada amacına hizmet edecektir diye. Epeydir bekliyordum zaten bunlar bir bok yiyecekler diye de gecenin körüne kısmetmiş, beni de uykusuz bıraktılar. Bunuda hesap ederler prime time a denk getirirler olayı diyordum ya olmadı.

Şimdi ortada şöyle bi durum var; sen resmen İsrail devletini tanıyorsun, anlaşma yapıyosun, politik ilişki kuruyosun, ihale alıp veriyosun falan e o zaman sanane be adam bu İsrail in iç işleridir niye karışıyosun.

Bana diyebilirsin ki bu bir devlet organizasyonu değil! ahmet amca ayşe kadın osman bebek biz kendi aramızda toplandık gemi falan.. kendimiz yedik bu haltı, zaten tayyip de dedi ki işte sivil bi harekettir alakamız yoktur diye... Derim ki bırak şöyle bir, biraz düşün, otur sakinleş hele... Bu olayın nereye varacağı zaten ortada, ne diye o gemilerin çıkmasına izin veriyorsun sen ülkenden. Olayın olduğu sular Mısır ve İsrailin girilmez ilan ettiği sular heralde bu 70 lerden beri falan böyle.. E senin ne işin var orda ha sorarım sana? Yanında 18 aylık bebek avaz avaz Hamas propagandası yaparak Filistin'e ulaşacağını mı sandın?

Peki şimdi kim çekicek bu olayın politik ceremesini??
E hani devletle bir alakası yoktu, bağımsız bir olaydı??

Gazlayın tayyibi şimdi belki savaş falan çıkarırsınız!

Sittin senedir kendi iç savaşını bitiremeyen devlet kimle savaşıp napıcaksa bende onu anlamadım!
Yanlş anlaşılmasın İsrail in tutumu doğrudur, haklıdır, aferimdir ne güzeldir falan demiyorum. Evet israil katildir, türlü yavşaklığı yapar ama israilin tutumu öngörülebilirdir! Bunu anlatmaya çalışıyorum. Ve bu kurumun yardımla falan işi yoktur. Yardım yapmaya giden gemide 18 aylık bebeğin işi nedir? Ki bu devletin Kızılayı vardır yardımı ulaştıracak, dışişleri vardır bu yardımın olay çıkmadan ulaşmasını sağlayacak.
Ama siz toplaşın beraber gidin, biraz kafası çalışan her insan siyasal islamın yediği bu pislikleri görür, farkeder..
1 Yaşında bebeği o yardım gemisine almakla, israilin vuracağı bilinen bina önüne çocuk dikmek aynı şeydir. Bu eylemlerin ilkini ihh ikincisini hamas yapmıştır, birisi "yardım" örgütü diğeri terör örgütüdür. Bu olayı farketmeyip, İsrailin daha önce yediği onca halttan sonra sessiz kalıp, politik bir tutum takınmayıp da böyle bir olay karşısında cıngar çıkaran, gidip elçilik önünde eylem yapan herkesin zekasından şüphe ederim.
Son yıllarda yaşananlar bana hep benzer görünüyor artık.. Sürekli böyle olaylar var gündemde, 3 aşağı 5 yukarı aynı şeyler. Sömürün bakalım, bu kadar salak ve kontrolsüz bi kitle döner dolaşır size döner bir gün, bu hep böyle olmuş...

http://www.ntvmsnbc.com/id/25100306

http://www.ntvmsnbc.com/id/25101110/
2 haberin güncelleme tarihi arasında aşağı yukarı 12 saat var, olayın ne olacağı belli miymiş değil mi?!

9 Mayıs 2010 Pazar

Koprüdeki ayı oldum.

bu İstanbul garip şehir, sarhoş olup ağız tadıyla yürüyemiyo bile insan. Bi kere ortada köprü var ve o köprüden yaya olarak geçemiyorsun. Sonra tinercisi travestisi falan var -ki bu kişiler dün akşamki deneyimime göre köprü üzerinde yoğunlaşmış haldeler-. Biraz yürüyeyim,kafam açılsın düşüneyim diyosun. Bi süre sonra tek düşünebildiğin göt korkusu oluyor. Sadece mecazi bir göt korkusundan bahsetmiyorum hemde.
Tabi bu benim şehri adam akıllı bilmeyip sarhoş kafayla abuk sabuk yerlere girmemle de alakalı olabilir. Belki yılların istanbullusu pıtır pıtır geziyordur gecelerde, kim bilir..
Bide serbest kalmış halimden korkar oldum. Dün gece boku çıktı sonunda. Sabah uyanıpta, dün akşam ne bok yedim ben acaba diye düşünmeden duş alamıyorum artık. Çok sıkıldım bu halimden. Bi sıkıntım var ama çözemiyorum tam olarak, çözemedikçe de boğuluyorum. 15 yaşındaki ergenler gibiyim.
Sabah uyandığımda bir önceki gece saçma sapan konuşan ağzımın ortasına vurasım geliyor. Çok fena.
Yine de bütün bu anlattıklarım dün akşam boğaziçinden taksime yürümeye çalışırken niye köprü gişelerinden geçmeye çalıştığımın cevabı değil. Sanırım bu en fenasıydı. Aferim bana.

12 Nisan 2010 Pazartesi

On the road again

4 gece sonra litvanya'da bi bar taburesinde çoook eski bir dostla içiyor olacağım.
eminim onun kafası farklı olacak!!
hah!!
salı günü brüksel ve gecesinde amsterdam...
oo ye!
uçan maymunlar kadar özgür olacağım.
Yeşil çimenlerde yuvarlanırlen ağzımdan çıkan dumanlarla gandalf gemicikleri yapacağım.
Gemicikler amsterdam kanallarında yüzecek.
Sonra ben onları oturduğum yerden izliycem.

Bahar bile geldi mıskim, daha ne olsun?!

29 Mart 2010 Pazartesi

mır mır mır

her gece aynı saatte o tekerlekli-metal şeyle odamın önünden geçen kafe çalışanları, çoğu gece beni uykumun tam orta yerinde selamlıyorlar. Bazı gecelerdeyse elimde bir bardak kahve oluyor. İşte o zaman diyorum ki, gecenin bu saatinde uyanık olup iş yapan sadece ben değilmişim. Uyumak yok diyorum. Hem uyuyacağımda ne olacak? Bak diyorum, onlar uyuyor mu?
Hem zaten gece her haliyle iyidir. Hiç yapmak istemediğin bir işi yapıyor olduğun geceler bile iyidir. Çünkü en nihayetinde iş iştir, gece gecedir. Bu gerçeklik değişmez.
O yüzden, gözlerimin kapanmaya çalıştığı o bir saniyelik karar anında kendi iç sesimi duyurmaya çalışıyorum. Kalk!
Bazen dışım içimi duyuyor, devam ediyor, bazense sesim - yıllardır içimde tuttuğum, utangaç, ve ışık görmeye görmeye zayıflamış iç sesim- irademle zihnimin çarpışırken çıkardığı gürültüde kaynayıp gidiyor.
İşte o zaman utangaç bir sabaha merhaba diyorum.

23 Mart 2010 Salı

Kahve

"kahve mideye iner ve ondan sonra her şey harekete geçer: düşünceler tıpkı sava meydanındaki büyük bir ordunun taburları gibi birbiri ardı sıra gelir; savaş başlar. hatıralar, savaş düzeni alan askerlerin önünde ilerleyen bir bayraktar gibi koşar adım saldırıya geçerler. hafif süvariler görkemli bir şekilde dörtnala kalkar. mantığın topçuları nakliye birlikleri ve fişek kovanlarıyla gümbürder. en zekice buluşlar keskin nişancılar olarak katılır. karakterler kostümlerini kuşanır, kağıt mürekkeple kaplanır, muharebe başlar ve savaşın yapıldığı meydan nasıl kapkara barut dumanının altında kalıyorsa bu muharebe de kara dalgaların akınıyla son bulur."
Balzac

Alkollü içecekleri de severim ama bu daha farklı bişey sanki. Alkol insanı ne kadar mantıksızlığa, aceleciliğe, şehvete sürüklüyorsa içilen bir fincan kahvede tam tersi bir etki yaratıyor. Bi yandan beyni hızlandırıp düşünmeye iterken, aynı zamanda sakinleştiriyor. Nasıl oluyorda, bi fincan içindeki bir avuç sıvı nasıl insanı bu kadar etkiliyor anlamıyorum.
Hele uyanmam gerekenden biraz önce uyanabilmişsem eğer, ve hele birde duş alabilmişsem... Böylece içtiğim kahvenin tadını hiçbir şey vermeyecek sanırım bana. Zihnin o en berrak ve temiz haliyle bi an durdurup hayatı, sadece o anda ne hissettiğini düşünmek, önünde uzanan o günü düşünmek...
Bu çok büyük bi mutluluk.

20 Mart 2010 Cumartesi

topuklu spor ayakkabı

bunu yapan insan evladı parayıda karıyıda götürür. Aha buraya yazıyorum.

Acaba nike bu işe el attıktan sonra ben bunu düşünmüştüm, fikir benimdi diye kaypaklık yapsam. Bak bloga bile yazmıştım desem tazminat felan alırmıyım acaba??
Ben yazmış bulunayımda sonradan tazminatı vermeyenler utansın!!

17 Mart 2010 Çarşamba

zurnanın zırt dediği yer. Yalnızlık bana iyi gelmedi, yoksa geldimi?? bölüm-1

Bu gece aynadaki yansımama sıktığım kurşunlarla küçük bir ordu kurabilirdim.

Yeni dünyanın Adolf hitleri olabilirdim. Ya da gölde balık avlayabilirdim. Sonra arkadaşlarla toplaşıp mangal yapardık. Oturduğumuz yerden çam ağaçlarının yapraklarını saymaya çalışırdık.


Kendine saygı duymak, bazen karşındaki insana saygı duymaktan çok daha zor olabiliyor. Sonra katil olmak istiyorsun. Ya da uykucu
Bazen insana o yorganı açıp açmamak, dünyanın en çözülemez problemi gibi gelebiliyor. Sonra 3-4 saatlik rahatsız uykuna 1-2 saatlikte huzursuz uykusuzluk ekleniyor. Hemde üzerinde bir yorgan ve beyninde bir hiç ile.
Hayat bazen çok karışık. Karveışık. Bazense kaşık. Sadri alışık, uykusuz gecelere alışık. Karanlık odamda bir gram ışık. Sapı bükülemez, son derece paslanmaz en birinci kalite kaşık.
Hadi artık yatağa. Sabah kahvemi seninle karıştıracağım müşkülpesent kaşık.
tik-tak.

tik tak

yorganı sıyır.
kahveyi iç.
beyni aç-ger.


sesleri dinle.
hafif düşün.

onu oku.
bunu yaz.


kadehte likit kas gevşetici.
yatakta tutuk ruh sakinleştirici.

beyni kapa-darla.
geceyi öp.

zzZzzz...

11 Mart 2010 Perşembe

hoşlandığın kıza gidip böyle böyle demek

-abi git o zaman anlat derdini, de böyle böyle..
-gidiyim mi lan?
-e git tabi!

tırıs tırıs tırıs.
-merhaba! pek tanışmıyoruz ama, bişey diycektim ben; böyle böyle !?!
-tamam o zaman akşam sana geliyim canım. Acelem var şimdi gelince konuşuruz artık. Öptüm byes!
...

-dememişmiydim olum ben haftasına kalmaz yalarsın diye!


*bi siktirin gidin lan! Olurmuymuş öyle şey!!

10 Mart 2010 Çarşamba

Supradyn, camel soft ve tanflex üçlüsü...

tekrar hasta olmak istemiyorum.

Boğazlarım ağrıyor yine. Ve bu ağrı beni çok kararsız bırakıyor, ikilemlere sürüklüyor.:)

Şöyleki; boğazım ağrıdığı için sigara içemiyorum. Sigara içmediğim için başım ağrımaya başlıyor. Hadi diyorum bi sigara içiyim. Evet sigara içince başımın ağrısını unutuyorum. Ama bu nikotinden kaynaklanan rahatlamayla olmuyor. Boğazımdaki acı sigara içince o kadar artıyor ki başımdaki ağrıyı bastırıyor!
Sanki birileri hasta olmadığım her yıl için benden intikam alıyor..
Herşeyin başı sağlık.
Ha birde, alkol kötülüklerin anasıdır.
bitti.

7 Mart 2010 Pazar

Alkol vs Hesap

Bir kadın;
oturuyor bar sandalyesinde,
durmadan kapıya bakıyor.
Bekliyor bir merhaba gelsin diye.
Adamsa;
ağzında sigara sarılmış,
rakamlara bakıyor.
Verip verebileceği her hesaba küfrediyor.

Bir merhaba gelse,
Ya da hesap hiç gelmese...
mutlu olurlar(mı).

Laptop Vs Zaman. Fight!!

Bütün gün laptopun karşısında oturduğum günlerden nefret ediyorum.
Az kaldı, yazıklıktan ağlıyacağım.

28 Şubat 2010 Pazar

2 Adam, 1 Oda

Odamda bir haftadır yalnızım. Umarım kimse gelmez.

Hey, kimse!! Sana sesleniyorum burdan, duy beni!!
Gelme babuş ya, iyi buralar böyle. Bak gelmezsen söz sana ulan, şiirler şarkılar yazacağım yokluğuna. Odamda tencereler, tavalar,, dans edicez ruhuna..

Gelme lan!

23 Şubat 2010 Salı

İnsan midesine dikkat etmeli !

Bozuk bi yemek insanın midesini allak bullak edebiliyor. Sonra koşup bir an önce kusmak istiyorsun. Kurtulmak, yok etmek düşüncesi rahatlatıyor o anda.

Lezzetsiz bir yemekten insana zarar gelmez ama. En fazla gereksizdi dersin, ertesi gün tekrar yemeye gerek yok dersin, ne bileyim kediye köpeğe falan verirsin, gider. Ama bozuk yemek tehlikelidir. Çöpe atmadan poşetin ağzını sıkı sıkıya düğümlemezsen eğer, gece uykuların kaçar. Hep acaba dersin, acaba poşetin ağzını yeterince sıkı bağladım mı? Yaratabileceğin zararın farkındasındır çünkü.

Bunun farkında olmak, ayırdına varabilmek, o kadar zor değildirdir bir de. İyi ile ahlakın, kötü ile ahlaksızlığın arasında o kadar ince bir çizgi yoktur. Bunlar apayrı şeylerdir. Yine de insanlar zehirlenme korkusu yüzünden sadece lezzetsiz olan yemeklere bile ihtiyatla yaklaşırlar.

Hatta ben lezzetsiz bir yemeğe bile burun kıvırırım çoğu zaman. Ama böyle bir yemek yediğim için hiç sinirlenmişliğim, ya da canımı sıkmışlığımda yoktur hani.Anneme bu yemek niye tatsız tuzsuz diye sorduğumu, veya neden bu kadar özensiz yapılmış diye kızdığımı hiç hatırlamıyorum. Ama bir sabah ortaokul kantininde yediğim cantık yüzünden zehirlendiğimi ve ertesi gün kantincinin yüzüne nasıl küfrettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Hatta o akşam sabaha kadar defalarca kustuğumu bile hatırlıyorum. İnsan zihni ne kadar ilginç değil mi???
İnsan midesi kadar ilginç olamaz ama...

18 Şubat 2010 Perşembe

Hadi biraz nefes alalım o zaman, biraz kendimizi hatırlayalım. Olurmu??

"On the road again
Just can't wait to get on the road again
The life I love is makin' music with my friends
And I can't wait to get on the road again
On the road again
Goin' places that I've never been
Seein' things that I may never see again,
And I can't wait to get on the road again."

İzmir'e!!

17 Şubat 2010 Çarşamba

son 5 senede şu 5 ay içinde olduğum kadar hasta olmamış olabilirim :S

16 Şubat 2010 Salı

hızlı, biraz daha hızlı lütfen.. Pardon bayan, biraz acele eder misiniz?

Çok mu hızlı acaba?

yeter artık, lütfen.. Önemseme kendini bu kadar. N'olur ki öyle olsa. Ne olmuş ki daha önce olduğunda?? Hem bak bu öyle birşey de değil. Öyle olsa konuşabilirmiydik şu anda. O zamanları hatırlasana! Hatırla!!
Şhh!! Buraya bak! Kaçamazsın bu sefer, artık içimdesin. Önce cevap vericeksin bana. Gel otur şöyle, konuşucaz bunu. Hem bak bi dinle; gördün sen bir kere artık oğlum, iş işten geçti. Kafanı uzattın ve baktın, iflah olamazsın öylesiyle. Boşver o yüzden, düşünme. Bırak! Bırak diyorum bak sana, duyuyor musun? Canını yakarım, artık yapabilirim, biliyorsun. Artık beraberiz. Demiştim sana, bakma demiştim, yapamazsın demiştim. Dinlemedin madem, o zaman şimdi hatırla!! Kafayı yersin demiştim, hatırlasana!! Bu sefer kapının arkasında ben varım! Artık kaçış yok, geçtin sen o çizgiyi çoktan, sonuçlarını bile bile geçtin. Hatırla!!
Ee, peki ya sonra?
koş, koş, koş.. Dön,, dön... Hadi bırak artık, yeter bu kadar, sonra falan yok! Kalk hadi, gitme vakti geldi. Silkelen şöyle bir, biraz kafanı topla. At üstünden eskileri, kaldır kafanı. Bak yaralanıyorsun, dikkat et biraz. Ben seni severim hem, bilirsin.. Hele bi biraz durul şöyle, sakinleş. Kalk yat bi yatağına. Hele bir gece olsun iyice. Hele şöyle gitsin herkes, sönsün ışıklar; o zaman konuşacağız. Ay ışığı yatağına vurmaya başladığında, bizde konuşmaya başlayacağız. Yanına sokulup, gireceğim yorganın altına. Göğsüne yatıp, Fısıldayacağım kulağına. Yavuz! Kalk! İşte o zaman konuşacağız. İlk defa erkek gibi konuşağız hemde. Hep kaçardın benden böyle anlarda hatırlıyor musun? Çok uzak geliyor değil mi o zamanlar şimdi sana. Korkma! Geleceğim yanına, usul usul şarkılar söyleyeceğim kulaklarına. Bu seferki uyutmayacak seni ama.. Uyanacaksın, adam gibi konuşacağız sonunda...


Adam; karanlıkta bir var, bir yok...

10 Şubat 2010 Çarşamba

Son gün

Ne yapmalı acaba??
hım hım hım... Biraz aşil. Labella olabilir, tabi eğer gitmeye cesaret edebilirsem. Sanırım bunlar yeterli.
Sevda'ya sorsam Irgandı köprüsüne götürür heralde beni :)

Acaba???

Bir hikaye anlatmamı istemişti. Ben pek iyi konuşamam. Yani aslında konuşurumda, yazmaya alışmış beynim uzun cümleler kurmaya başlayınca pek toparlayamaz. Ama yine de anlattım. Merak ediyorum dedi, acaba o tarafta ne var? Zırvaladım biraz. Baktım olmayacak, tuttum elinden gösterdim. Yürüdük beraber. Bi Tom waits şarkısı vardı yürürken hep dudaklarımda;

I like my town with a little drop of poison
Nobody knows they're lining up to go insane
I'm all alone, I smoke my friends down to the filter
But I feel much cleaner after it rains


Kapıdan çıkınca bir kedi gördüm; midemize tırnaklarını geçirmiş, göğsümüzden yukarı tırmanmaya çalışıyordu sanki. Pek umursamadım. Biraz midem bulandı, kusacak gibi oldum. Yutkununca geçti. Biraz daha yürüdük bizde,ıslandık. Kedi yağmurda kalınca duruldu. Sonradan bulduğumuz o saçağın altında ısınıp iyice rahatladı. Kedi sakinleşince bizde rahatladık zaten, ilk defa indirdik duvarlarımızı. Yeni şeyler gördük. Ben biraz toprak kokusu aldım. Çocukluğumun kokusuydu o. Ihlamur ağacı yağmurda çok ıslanınca çürük tahta ve toprak karışımı garip bi koku salar etrafa. Yıllar sonra belki yine aynı sokaklarda o kokuyu duydum, hatırladım. Çok eskilerden gelmişti, bize biraz hayal gücü getirmişti korkularımızı yenebilelim diye. Bende yorganı kafama çekip, gözlerimi kapattım. Hayal ettim.
Duvarın arkasında gördüklerim güzeldi. Sanırım o da hoşlandı gördüklerinden, şaşırdı. Ne vardı ki sahi o tarafta??
Yüksek duvarlar vardı aralarında yürüyebileceğimiz, ha birde yeşil çimenlerle kaplıydı kaldırımlar... Aklıma o an bunlar gelmişti, haberim yoktu daha ıhlamurun kokusundan..

5 Şubat 2010 Cuma

ne zaman başladık dönmeye?

insanın içi sıcaksa üşümez, gerçekten. Şöyle kemikleri birbirine yaklaştıracak, buharlı, nefessiz, kaynayan bir duş sizi birkaç saat soğukta idare edebilir. Üşümezsiniz. Yani soğuğu elbette hissedersiniz. Ve kendinizi biraz fazla dinlerseniz, bu durumdan şikayet bile edebilirsinniz. Ancak gerçekten üşümezsiniz. O soğuk içinize işlememiştir çünkü. İçeride hala kaynayan, direnen birşeyler vardır. Sadece hissedersiniz.

28 Ocak 2010 Perşembe

Bütün bunlar bir düş!

Hepsi kafamda olup bitiyor galiba. Yoksa bu kadar hızlı ve anlamsız olmasına imkan yok. Kesin birşeyler ekleyip çıkartıyor olmalıyım. Görücez, ama önce bakmayı bilmeliyiz. Beklemeyi bilmek ve umursamamak önemli birde.

Zaten hep öyle değil midir? Önce yaparsın, sonra düşünürsün. Ama o yaptığın şeyin senin kafanda uyandırdıkları, eylemin kendisinden çok, senin onu yorumlamanla ilgilidir. Yani kendi eylemine getirdiğin yorum, yaptığın eylemin kendisinden çok daha önemlidir. İşte umursamamak burda önem kazanmaya başlıyor. Eyleme geçtikten sonra, kendi benliğini, değer yargılarını silikleştirebilmek, daha uzaktan bakabilmek doğru olan. İnsana etkileri daha net gösteren. Umursamamak önemli. Meşgul olmak. Kendini meşgul tutmak. Tabi önce umursamak gerekiyor. Meşgul olabilmek için yani. Sanırım umursamaz olamıyacak kadar umursamazım. Buna bir şeyler yapmak lazım gibi geliyor:) Eğlendim.

27 Ocak 2010 Çarşamba

"Ve Tanrılar çöktü!!!"

Utanç duygusu, karanlıkla birleşince, bir erkeğin içinde hiç farkettirmeden garip şeyler uyandırabiliyor. Sonra kalkıp gitmek istiyorsun. Terketmek gibi deilde, gitmek gibi, ara vermek gibi sözgelimi. İşte tam orada, öylece durduğun yerde, nereye gideceğini bilmeden, ama bulunduğun yerden de memnun olmayarak , dönüp geri bakıyorsun. Karanlıkta bıraktığın siluetleri izliyorsun. Yo hayır bu sefer içimde pişmanlık yok. Yo dostum hayır. Bu sefer elimizden gelenin en iyisini yaptık. Kendimizle ne kadar gurur duysak az. Utanç mı? Henüz bi fikrim yok. Ancak gecenin sonuna doğru bize katılabilir sanırım, huzurdan hemen önce.
Ve sonra huzur.
Yeni bi gün insana güzel bi sabahla beraber, geceyide getiriyor. İşte tam bu yüzden sabah huzuru herzaman yarım bir huzur. En azından gururlu bir erkek için bu böyle olmalı.

Her şeye rağmen iyi bir performanstı. Uzun süredir görmediğin bi dostla ilk saatlerinde ne kadar başarılı olunabilrse, okadar başarılı olduk. Biraz çekindi o sanırım, erken mi geldim dedi. Bize tepeden baktı, hayrola dedi, uğramazdın... Zaten uzun kalmıycam dedim, kendime bakmaya geldim. İşimi görüp gidicem. Büyümüşsün dedi, artık o çocuksu saflığın yok. Ama bunu iyi bir şeymiş gibi söylemedi, enseme yavaşça sokulup, söyleyeceklerini söyledikten sonra düşünmeme bile fırsat vermeden uzaklaştı. Yeni bir ilişki biçimi geliştirmemiz gerekecek dedim, değişmemiz, gelişmemiz...
Gerçeklik duygusuydu sanırım hayatımıza bir anda karışan ve rüyalarımıza sızan.
Ah, gece. Geceyi bilmeyen ondan uzak durmalı.

24 Ocak 2010 Pazar

"Nerden geldim, niye geldim. Babamdan gelen spermi ben mi seçtim?"

Kaybolmuş bir adam, düşünceler ve düşler içinde kaybolmuş bir adam var burda. Utancın o ılık, sarmalayan, tatlı girdabına kendini bırakmış, dönmeyi seven bir adam.. O mide bulantısını deliler gibi özleyen bir adam... Hayatını klozete, deliğine de kendi benliğini koymuş bir adam var burda. Ondan ne bekleyebilirsiniz ki?? Bir akşam oturur, karlı bir akşam yada bir bahar akşamında, farketmez. Onun için büyük değişimler yoktur. Hayat değişmezdir onun için. Sadece akar. Belli bir düzlem üzerinde, bir sayı doğrusu üzerinde akar. 3. boyut hep çok uzaklardadır.

O oturduğu ve yine düşündüğü bir akşam; arkadaşını da farkettirmeden kendi düşünceleri arasına esir alıp, büyük kararlar alır kendince. Hiçbir zaman uygulanamayacak kararlar... Kararların uygulanamaması imkansızlıktan değilde, sadece adamın sorumsuzluğundandır. Ve bu kararlar, -sadece bu kararlar- onun hayatını, beyniini, düşüncelerini rahratlatmaya yeter. Hırsları yoktur bu adamın. Onlar da o girdabın içinde lağımı boylamışlardır çoktan...

Şimdi bana sorsan niye diye, yani ona, o adama sorsan; herhalde korkudan derim. Sahip olma ve bu sahip olma sonucunda gelen o kaybetme korkusundan. Böyle bir yere gidilir, varılır mı, bence, ya da adamca, varılmaz. Yo, hayır. Onun yaptığı bilmemekten değilde, büyük ölçüde kabul etmemekten ve reddetmekten kaynaklanır. Öyle de salak bir adam işte. Öyle salak bir adam ki, yazdığını, yazabildiğini zanneder. Ancak hiç silmeden, düşünmeden, duraklamadan yazdığında – aynı burada olduğu gibi- bombok birşey çıkartır kağıdın üstüne böyle. Okunamayan bir metin alır eline. Sorun belkide babadadır. Biz anne olarak belki de görevimizi yapmışızdır. Sorun belkide paylaştığıımız spermdedir. Ama evet, bu spermide biz seçtik sanırım.

birilerini kaybetme eşiği, yanlış sonrası, yenilerin doğumu ve dolayısıyla ortaya çıkan sorumluluklar sonunda, yabancı bir yatak odasında geçirilen tatlı bir akşamdan...

defter.

Boş sayfalarına baktıkça kendime kızabileceğim bir defterim olmalı. Sanki birgün, birileri kapağı kaldırıp okuyabilir diye, dikkatle yazacağım bir defter. Paylaşmak zorunda bırakan, yazarken tekrar okutan ve yazmak zorunda bırakan bir defter. Kendi kendine yazıyormuş gibi yalın, ama aynı zamanda yüksek sesle düşünür gibi dikkatli yazılmalı. Umursamadan, ama hesaplayarak... Sarhoşken yazılan, ama ayılınca yayınlanan...
Umarım.